23 Mart 2010 Salı
RNA DENEYLERİ DÖNEMİ
1986 yılında Harvard'lı kimyacı Walter Gilbert ilk defa "RNA dünyası" terimini ortaya attı. Gilbert bu terimi şöyle açıklıyordu: "RNA molekülleri ve birtakım yardımcı faktörler, ilk hücresel oluşumları yerine getirebilecek yeterli enzim grubunu oluşturabilirler." Böylece Gilbert RNA'nın canlılığın başlangıcında temel etken olduğu düşüncesini geliştirdi.
RNA deneyleri dönemini incelemeden önce, RNA ve bunun hücre içindeki görevleri hakkında bazı bilgiler elde edinmemiz gerekir.
RNA, hücrede genetik bilgiyi taşıyan DNA molekülüne benzer. Ancak tek bir farkla; DNA çift sarmal bir yapıya sahipken RNA molekülü tek bir zincire sahiptir. RNA'nın bu yapısı, hücre içindeki belli faaliyetleri yerine getirebilmesi açısından önemlidir. Canlı hücrelerinde RNA molekülü, protein sentezi sırasında DNA molekülüne yardım eder.
Evrimcileri RNA molekülünün hayatın başlangıcı olabileceğini düşünmeye iten nokta, canlılardaki RNA molekülünün kendi kendini kopyalama yeteneğine sahip olmasıydı. RNA molekülü, hücre içi faaliyetleri sırasında sadece kendi üzerindeki bilgiyi kullanarak kendisini kopyalayabiliyordu. 80'li yılların ortalarında RNA molekülünün "katalizör" ismi verilen bu özelliğinin keşfedilmesi, evrimcileri tekrar heyecanlandırdı. Proteinlerin aksine RNA molekülünün kendisini kopyalama yeteneğine sahip olması, bu molekülün canlılığın başlangıcı olabileceği fikrini doğurdu.
Hayal güçleri kuvvetli bilim adamları hemen bir senaryo yazmakta gecikmediler. Senaryoya göre bundan milyarlarca yıl önce, kendisini kopyalayabilen bir RNA molekülü atmosfer şartlarının etkisiyle tesadüfen kendiliğinden oluşmuştu. Sonra bu RNA molekülü çevre şartlarının etkisiyle birdenbire proteinler üretmeye başlamıştı. Daha sonra bilgileri ikinci bir molekülde saklamak ihtiyacı doğmuş ve her nasılsa DNA molekülü ortaya çıkmıştı. Mutasyonlar ve Darwinist doğal seleksiyon mekanizması da, uzun süreler sonunda bu ilkel hücrenin daha gelişmiş bir hücreye dönüşmesine yardım etmişti.
En "saygın" evrimci bilim adamlarının hayatın başlangıcı sorununa böylesine bir çözüm önerisi ortaya atmaları, birçok kişinin yüzünde ancak bir tebessüm ifadesinin ortaya çıkmasını sağlamıştı. Hayal etmesi bile güç olan bu teori, hayatın başlangıcına açıklama getirmek yerine, sorunu daha da büyütmüştü. Pekçok içinden çıkılmaz soru belirmişti: RNA kendisini kopyalarken kullanacağı yeni nükleotidleri nereden bulmuştu? Normalde hücrede son derece özel koşullar altında meydana gelen böyle bir kopyalanma işlemi, ilkel dünya şartlarında nasıl gerçekleşebilmişti? Tüm bu sorular cevapsız bırakılıyordu. 80 li yılların sonunda "RNA dünyası" deneylerinin tarihsel bir değerlendirmesini yapan tanınmış kimyager Klaus Dose şu yorumu yapıyordu:
Hayatın kökleri üzerindeki 30 yıllık kimya ve moleküler evrim araştırmaları, problemin çözümünden çok, durumun ciddiyetini anlamamıza yolaçtı. Şu andaki teoriler ve deneylerin hepsi ya başarısızlıkla sonuçlanıyor ya da görmek istemediklerimizi ortaya çıkarıyor.
Canlılardaki RNA molekülünün kendisini kopyaladığını gören bilim adamları, hemen aynı şeyin ilkel atmosfer ortamında da gerçekleşip gerçekleşmeyecegini denemek istediler. Tekrar Miller'in protein elde etmek için yapmış olduğu deneyler tekrarlanmaya başlandı, ancak bu seferki amaç, protein elde etmek değil, kendi kendini kopyalayabilen bir RNA molekülü elde etmekti. Böylece belki de canlılığın kendiliğinden yeryüzünde ortaya çıkabileceği gösterilmiş olacaktı.
Ancak bu kez evrimciler, ilkel atmosfer ortamını tekrar canlandırmak yerine direkt olarak laboratuvarlarda bu işlemi gerçekleştirmeyi denediler. Çünkü hiç kimse Miller'in yapmış olduğu gibi bir deneyin benzerinin sonucunda RNA'nın veya bunu oluşturan moleküllerin ortaya çıkabileceğini ummuyordu! Zira canlılarda bulunan RNA molekülü, bir proteinle bile kıyaslanamayacak derecede özelleşmiş bir yapıydı...
Sonunda kendisini kopyalayabilen bir RNA molekülü üretmek üzere batılı evrimci bilim adamlarının laboratuvarlarında hummalı bir çalışma başlatıldı. Uzunca bir süre kontrollü ortamlarda, deney tüpleri, ölçüm cihazları ve teknik aletlerin yardımıyla RNA molekülleri üzerinde çalışmalar yapılmaya başlandı. Ancak çalışmalar devam ettikçe araştırmacılar umutlarını gittikçe kaybediyorlardı; tüm çabalara rağmen laboratuvar ortamında kendisini kopyalayabilen tek bir RNA molekülü bile elde edilememişti.
RNA deneyleri sonunda gelinen en son nokta, RNA yı oluşturan "nükleotid" isimli parçaların elde edilmesi olmuştu. Ancak, bunların elde edilmesi de laboratuarlarda herhangi bir kimyasal madde elde edilmesinden farksızdı. Yani uygun şartlar (sıcaklık, basınç, kontrol sistemleri, katalizörler) ve uygun hammaddeler kullanıldığında diğer pekçok kimyasal bileşik gibi nükleotidler de laboratuvarlarda sentezlenebiliyordu. Bu deneylerin, ilkel atmosfer ortamında nükleotidlerin tesadüfler sonucu oluştuğunu kanıtlama gibi bir anlamı yoktu. Karmaşık bir formüle ve yüksek bir maliyete sahip bir kanser ilacının biyokimya laboratuvarlarında üretilmesinin onun doğada ya da ilkel dünya şartlarında kendiliğinden oluşabileceğini göstermemesi gibi... Fakat bu bile evrimcileri sanki teorilerini ispatlayan birşeyler bulmuş gibi boş bir sevince sürüklemeye yeterliydi.
RNA'lı deneyler dönemi daha nükleotidler aşamasında noktalanmıştı. Çünkü asıl aşamayı, yani "üretilmiş" nükleotidleri, kendisini kopyalayabilen bir RNA molekülünü oluşturacak şekilde birleştirmeyi kimse başaramamıştı. Fransız araştırmacı Paul Auger bu durumu şöyle izah etmekteydi:
Rastgele kimyasal olaylar vasıtasıyla nükleotidler gibi karmaşık moleküllerin ortaya çıkışı konusunda bence iki aşamayı net bir biçimde birbirinden ayırmamız gerekir; tek tek nükleotidlerin üretilmesi —ki bu belki mümkün olabilir— ve bunların çok özel seriler halinde birbirine bağlanması. İşte bu ikincisi, olanaksızdır.
Böylece evrimcilerin değil ilkel atmosfer ortamında, kendiliğinden oluşan şartlar altında, laboratuvar ortamında bile RNA molekülünü oluşturma çabaları hiçbir sonuç vermedi. Evrimcilerin RNA molekülü üzerine kumuş oldukları tüm senaryo, başarısız deneyler sonucuna yıkılmıştı.
Buraya kadar anlatmış olduğumuz çalışmaların aslında sadece tek bir amacı vardır: Canlılığın cansızlıktan ortaya çıkabileceğini göstermek. Ama hiçbir şekilde bu amaç gerçekleştirilememiştir. Evrimciler değil binlerce proteinden oluşan bir hücreyi elde etmek, tek bir proteini, tek bir kendini kopyalayabilen RNA molekülünü bile elde edememişlerdir. Evrim teorisinin bu başarısızlıkları, canlılığın kesinlikle kimyasal süreçler sonucunda kendiliğinden ortaya çıkamayacağını ispatlamakta ve canlılığın ancak Allah'ın yaratmasıyla ortaya çıktığını göstermektedir. Evrimcilerin görmek istemedikleri bu gerçek, bilimsel bulguların daima Yaratıcı'yı göstermesi sorucunda daima karşılarına çıkmaktadır.
Nature Dergisinde yazdığı bir yazıda Sir Fred Hoyle şöyle demektedir:
Canlılığın cansız maddelerden oluşma olasılığı 1 ve onun yanında 40.000 sıfırdır... Bu ise hem Darwin'i hem de onun Evrim teorisini gömmeye yetecek büyüklükte bir sayıdır. "İlkel çorba" ne Dünya'da ne de bir başka gezegende asla varolmamıştır. Canlığın başlangıcı kesinlikle tesadüflere bağlı değildir, bu sebeple bu ancak bilinçli ve mükemmel bir yaratmanın sonucu olmalıdır.
Charles B. Taxton ise Mystery of Life's Origin de şu yorumu yapmaktadır:
...Uzak bir galaksiden gelen bir radyo sinyali olsak, herkes bunun orada zeki varlıkların bulunduğunun bir kanıtı olduğunu bilir. Peki, Öyleyse DNA daki mesaj da acaba benzer bir delil değil midir?
Etiketler:
adnan oktar,
darwinizm,
evrim teorisi,
harun yahya,
mutasyon,
rna
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder