23 Mart 2010 Salı

BEYİNDE OLUŞAN EVREN


Yukardaki örnekte tarif ettiğimiz insanın durumu, aslında hepimizin içinde bulunduğu durumdur. Çünkü biz de yaşamımız boyunca bize ulaşan "elektrik sinyalleri" ile, yani algılarla muhatap oluruz. Bunlar beyinde yorumlanır ve dış dünya beynin içinde kurgulanır. "Dışarda" ne olduğunu ise asla bilmeyiz.

Dahası, "dış dünya" dediğimiz şeyi nasıl algıladığımız, tümüyle bizim algılamamıza, yani beynimizin kendine göre yaptığı yoruma bağlıdır. Bu nedenle, "dış dünya" tümüyle izafi bir kavramdır.

Bunu açıklamak için yine üstteki ekran örneğine başvuralım. Örnekte üç temel öğe vardır: Ekrana gelen elektrik sinyali, bu sinyali anlaşılabilir bir görüntüye dönüştüren televizyon ekranı ve görüntüyü izleyen kişi. Görüldüğü gibi sinyal ile kişi arasındaki aracı, ekrandır. Kahramanımız, ekran sinyalleri nasıl yorumluyorsa, öyle algılar. Örneğin eğer ekran kendisine ulaşan elektrik sinyallerini görüntü değil de, dalga boyu olarak ekrana dökmeye ayarlıysa, bu kez yollanan sinyaller bir insan görüntüsü olarak değil, karmaşık bir grafik olarak ekrana dökülecektir. (Kalp atışlarını gösteren hastanelerdeki elektrokardiyografi cihazı gibi.) Ekran, kendisine gelen elektrik sinyallerinin dalga boylarını rakamsal olarak göstermeye de ayarlı olabilir. Bu durumda ekrana bakan kişi, anlamlı görüntüler değil, milyonlarca karmakarışık sayı görecektir. Ekran kendisine gelen sinyalleri düzenli görüntülere çevirse bile, yine de aldatıcı olabilir; eğer renklerin negatif göstermeye ayarlıysa, siyahları beyaz, kırmızıları da yeşil olarak resmedecektir.

Yani ekrana gelen sinyaller tek başına bir şey ifade etmezler, yorumlanmaları gerekir. Yorumlamayı yapan ise ekrandır ve bunu çok farklı şekilde yapabilir. Ancak, dikkat edilirse, bu yorumlar tümüyle izafidir.

Bu durum, algılarla muhatap olan, ancak bu algıları beynimizin yorumu sayesinde anlamlı hale getiren bizler için de geçerlidir. Beynimizin bize çizdiği dünyanın içinde yaşarız. Beynimiz kendisine ulaşan elektriksel algıları anlamlı görüntülere dönüştürür. Oysa gerçekte, evrende ne gördüğümüz, tanımladığımız gibi ışık, ne işittiğimiz gibi ses ve ne de algıladığımız gibi bir sıcaklık mevcuttur. Duyu organlarımız, beynimize bir takım algılar aktarmakta ve bunlar beyinde izafi yorumlara neden olmaktadır.

Aynı şey diğer algılar için de geçerlidir. Örneğin duyma algısı: "Dış dünya"daki ses dalgalarını örneğin bir senfoniye çeviren aslında beynimizdir. Yani müzik, beynimizin oluşturduğu bir algıdır. Aynı şekilde renk algısını ele alalım; renkleri görürken aslında gözümüze ulaşan sadece farklı dalga boylarıdır. Bu farklı dalga boylarını renklere çeviren yine beynimizdir. Örneğin; elmayı kırmızı görmemizin sebebi elmanın yansıttığı dalga boyunun beynimiz tarafından kırmızıya dönüştürülmesidir. Yani aslında ne elma kırmızı, ne gökyüzü mavi ne de ağaçlar yeşildir. Onlar, sadece biz öyle algıladığımız için öyledirler. Algı, algılayana bağlıdır.

Hayvanların farklı şekillerde ve farklı renklerde görmesi, algının algılayana bağlı olduğunun bir başka kanıtıdır. Bir at için gökyüzü mavi değil, gridir. Arılar insanların tersine ultraviyole ışınlarını da görürler ve bu yüzden bambaşka renkler algılarlar. Timsahlar, köpekler ve tarla fareleri için ise herşey siyah-beyazdır. Hayvanlar sadece renkleri değil, şekilleri de insanlardan farklı algılarlar.

Bu durum karşısında, doğal olarak ilk sorgulanması gereken şey, insanların gördükleri mi doğru, yoksa hayvanların gördükleri mi? sorusudur. "İnsanın gördüğü en doğrudur veya hayvanın gördüğü en doğrudur" demenin herhangi bir dayanağı olamayacağı ortada olduğuna göre, en doğru açıklama, algılanan nesnenin mutlak gerçekliğinden emin olamayacağımızdır.

Diğer bir deyişle, varlıklara yüklediğimiz tüm nitelikler, "dış dünyada" değil, içimizdedir.
Peki o zaman "dış dünya"da geriye ne kalır ki?...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder