23 Mart 2010 Salı

PROF. DR. DUANE GISH'İN KONUŞMA ÖZETİ


Canlıların kökenini araştırmak için başvurulabilecek en somut deliller, fosil kayıtlarıdır. Çünkü Evrim gerçek olsaydı, bu süreci doğrulayacak yüzmilyonlarca "ara-geçiş formu"nun bulunmuş olması gerekirdi. Yani örneğin bir omurgasızdan (daha ilkel) bir omurgalıya (daha kompleks) evrimleşme sürecinde, çok sayıda yarı omurgalı-yarı omurgasız canlının yaşamış olması gerekirdi. Oysa bugün elimizde bunlara ait bir tek fosil bile yoktur.


Yaklaşık beş saat süren evrim konferansına gösterilen ilgi çok büyüktü. Seyirciler Cemal Reşit Rey'in bin kişilik salonuna sığmadılar.
Öte yandan, eğer Yaratılış gerçekse, her hayvan ve bitki türünün, bir türden diğer bir türe geçiş formu oluşturmadan, tek ve mükemmel bir yapıda oluştuğunun delillendirilmesini beklemek gerekir. Kediler hep kedi, köpekler hep köpek, maymunlar hep maymun ve insanlar hep insan olmalıdırlar. Nitekim dünya üzerindeki canlılığın ilk izleri, Kambrien Dönem adı verilen zaman dilimine aittir. Fosil kayıtlarında canlılar bu dönemde "birdenbire" ortaya çıkarlar. Pre-Kambrien (Kambrien öncesi) döneme ait yaşamsal bir kayıt mevcut değildir.


Fosil bir balık olan Coelacanth'ın sudan karaya geçiş formu olduğu düşünülüyordu. Ancak, 300 milyon yıl yaşında olduğu söylenen hayvanın gümünüzde canlı örneklerinin yakalanması evrimcileri şoka uğrattı.
Başlangıçta umduğu fosillerin bir türlü bulunamadığını görünce, fosil kayıtları ve teorisinin birbirleriyle tutarsızlığını açıklamak için Darwin'in bulduğu çözüm, fosil kayıtlarının çok eksik olduğunu iddia etmek olmuştur. Oysa şu anda Darwin'in döneminden beri 130 sene geçti ve fosil kayıtları çok fazla miktarda arttı. Bugün 250.000 farklı türün fosili elimizde mevcut ancak durum başlangıçtan pek farklı değil. Hala Darwin'in bulunmasını umduğu fosillerden iz yok.

Fosil kayıtlarındaki bu büyük boşluk karşısında, evrimciler çeşitli fosilleri bazı zorlama ve çarpıtmalarla ara geçiş formu olarak tanıttılar. Bunların en ünlülerinden birisi "Evrimcilerin en sevdiği fosil" olarak tanımlanan Archaeopteryx'ti. Evrimciler bunun sürüngen-kuş arasındaki geçiş formu olduğunu iddia ettiler, ancak bir süre sonra bu canlıdan çok daha önceki dönemlerde yaşamış kuşlar olduğu ortaya çıkınca bu iddia da çökmüş oldu. En çok öne sürülen ara geçiş formu örneklerinden biri olan at serileri ise çeşitli tarihlerde yaşamış değişik hayvanların büyüklük ve tırnak sayısına göre dizilmesinden başka birşey değildi. Sudan karaya geçişin delili olarak sunulan Coleacanth balığı örneği de 1930'lu yıllarda okyanuslarda yakalanınca literatürden çıkarıldı. Zaten bir canlının "sudan karaya" veya "karadan havaya" geçerek ortama uyum sağlaması birçok yönden imkansızdı.

İNSANIN KÖKENİ


Evrimcilerin "maymunla insan arası geçiş formu" olarak açıkladıkları Australopithecus aferensis (Donald Johnson'un "Lucy" adını verdiği fosil en ünlüsüdür) İngiliz anatomist Sally Lord Zuckerman ve anatomi profesörü Charles Oxnard gibi ünlü evrimcilerin kitaplarında bile sadece bir maymun olarak anılmaktaydı. İnsan ile bağlantı kurulması ise imkansızdı. Öncelikle Australopithecus cinsi, insan gibi iki ayağı üzerinde yürümüyordu. Bazı hareketler için (örneğin bir daldan meyve koparmak) kısa süreli olarak iki ayak üzerine kalkması, onun insan olduğu anlamına gelmiyordu. Günümüz paleontoloji araştırmaları ise bunun artık soyu tükenmiş bir maymun cinsi olduğunu doğrulamaktadır.

Evrimcilerin "insanın evrimi" iddialarındaki son parçalar, "Homo erectus" olarak sınıflandırılmış olan Pithecantropus Erectus (Java Adamı), Sinantropus Pekinesis (Pekin Adamı) ve Neanderthal'dır. Bunların tarihi, Eugene Dubois isimli Hollandalı bir bilimadamı ile başlar.

Dubois insanın maymundan evrimleşerek geldiğine, ve bunun Asya'da bir yerlerde olduğuna kendisini inandırmıştı. 1891'de Endonezya'nın Java adasında önce bir kafatası, ve bunu bulduğu yerden 15 m. uzakta bir uyluk kemiği buldu. Ardından buluntulara 3 adet diş eklendi. Dubois bunların tek bir canlıya ait olduğunu iddia etmekle kalmadı, 900 cc. olarak hesapladığı kafatasından hareketle ilkel bir maymun ve uyluk kemiğinden hareketle de dik yürüyen bir insan türü olduğunu ortaya attı. Bu nedenle bu yaratığa "Homo erectus" (Dik yürüyen insan) adını verdi. Elbette bu "buluş" evrimci çevrelerde sevinçle karşılandı ve kuvvetle savunuldu.

Ne var ki Dubois bile, bir süre sonra kendisinin de ikna olmadığını ve buluşunun bir maymuna ait olduğunu düşündüğünü itiraf etti. Birçok bilimadamı da bunun Pithecantropus türü bir maymuna ait bir kafatası olduğu konusunda birleştiler.

İkinci örnek Pekin Adamı, 1920'lerde Pekin'e 25 mil uzaklıktaki Zhonkondien bölgesinde bulunan tek bir diş kalıntısından türetilmişti. Bir anatomi profesörü olan Dr. Davidson Black, başka bir buluntuyu beklemeden bu dişin "Sinanthropus Pekinensis" adını verdiği insan benzeri bir yaratığa ait olduğunu deklare etti. Bunun ardından yapılan kazılarda birçok kalıntının daha bulunduğu iddia edildi, ancak iki adet diş hariç tüm fosiller 1941-1945 yılları arasında kayıplara karıştı. Hiçbiri bir daha bulunamadı. Bu yüzden Pekin Adamı iddiaları sadece Evrimi savunan birtakım kişilerin ifadelerine ve bir adet dişe dayandırılabildi. Doğal olarak da bilimsel geçerliliği son derece şüphe içinde kaldı.

Evrimcilerin bir başka delil olarak sundukları ve Neanderthal Adamı olarak adlandırılan fosiller ise Evrimciler tarafından "yarı maymun-yarı insan" olarak tanıtılmasına rağmen tam bir insan özelliği göstermekteydi. Neanderthal iki ayağı üzerinde yürüyordu ve kafatası hacmi de modern insanınkinden bile fazlaydı. Bu, Avrupa'da yaşamış farklı bir insan ırkıydı ve "eğer traş olup, duş alıp takım elbise giyseydi bizlerden pek bir farkı olmayacaktı". Öte yandan evrimcilerin ara geçiş formu olarak gösterdikleri Ramapithecus'un da bir orangutan olduğu ispatlanmıştı.

Yani, özetle, evrimcilerin insan-maymun arasındaki geçiş formu olarak gösterdikleri fosillerin hepsi, ya soyu tükenmiş veya halen yaşamakta olan maymun türlerine, ya da özgün bazı insan ırklarına aitti. Dünya üzerinde hiçbir zaman yarı insan-yarı maymun bir canlı yaşamamıştı. Bu canlılar, sadece evrimcilerin hayal gücünde ve bu hayal gücüne dayanarak ürettikleri resim ya da maketlerde varolmuşlardı.

EVRİM SAHTEKARLIKLARI


Bu konuda en bilinen örnekler Piltdown Adamı ve Nebraska Adamı'dır.


Nesli tükenmiş bir maymun türünden başka birşey olmayan Australopithecus fosilleri
Piltdown Adamı'nda modern bir maymunun çene kemiği ile birkaç dişi bir insan kafatası ile birleştirilmiş ve sözde fosil, kimyasallarla eskitilmişti. 1912 yılında yapılan bu sahte fosil onyıllarca evrimin en büyük delili sayıldı. Ancak 1949'da British Museum'dan Kenneth Oakley, flor testi adı verilen yeni bir yaş belirleme metodunu Piltdown Adamı üzerinde kullanınca gerçek ortaya çıktı. Kafatası 500 yıl önce ölmüş bir insana, çene kemiği de yeni ölmüş bir maymuna aitti. Dişler de bir insana aitmiş izlenimi vermek amacıyla sonradan eklenmişti.

Nebraska Adamı örneğinde ise, 1922 yılında bulunan bir tek dişe dayanılarak bir iddia ortaya atılmış, hatta bu "yarı maymun-yarı insan" yaratığın ailesi ve kullandığı aletler bile çizilmişti. Ancak 1927 yılında bu dişin ait olduğu fosilin diğer parçaları da bulundu. Fosil Prosthennops adı verilen yabani Amerikan domuzunun soyu tükenmiş bir cinsine aitti. Bunun ardından Nebraska Adamı'nın ve ailesinin tüm rekonstrüksiyonları literatürden çıkartıldı.

Böylece Prof. Gish, dia gösterisiyle sunduğu konuşmasının sonuna geldiğinde evrimcilerin hiçbir tutarlı iddia ortaya koymadıkları, iddialarını destekleyen hiçbir fosil kaydı bulunmadığı ve evrimin bilimsellikten uzak bir "inanç" olduğu anlaşılmış oldu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder